İLİŞKİ ÜZERİNDEN KURULAN KİMLİK
Kendini hep bir başkasının yanında mı tanımladın? İlişkinin bitmesiyle kimliğin de mi kayboldu? Bu döngüyü birlikte kıralım.
Kimlik çoğu zaman bir tanım gibi ele alınır. İnsan kendini anlatır, sıfatlar dizer, rollerini sıralar ve bunların toplamına “ben” der. Oysa klinikte ve gündelik hayatta en sık karşılaşılan şey, bu tanımların ilişkisel bir rüzgârda dağılmasıdır. Biri varken güçlü, seçilmiş ve canlı hisseden benlik; ilişki kesildiğinde, mesafe girdiğinde ya da belirsizlik oluştuğunda hızla çözülebilir. Bu çözülme, kişinin kim olduğuna dair değil kimliğini neye yasladığına dair önemli bir ipucu verir.
Birçok insan kimliğini kendi iç sürekliliğinden değil bir ilişki tarafından tutuluyor olmaktan türetir. Sevilirken var olan, seçildiğinde belirginleşen, görülürken netleşen bir benlik söz konusudur. Bu durumda kimlik, içeriden inşa edilmiş bir yapı değil dışarıdan yansıtılan bir aynanın sürekliliğine bağlıdır. Ayna çekildiğinde geriye kalan şey çoğu zaman boşluk, dağılma ya da yoğun bir değersizlik hissidir. Bu yüzden ayrılıklar yalnızca birini kaybetmek değil benliğin bir versiyonunu kaybetmektir.
“İlişki olmazsa ben kimim?” sorusu tam da bu noktada ortaya çıkar. Bu soru ilk bakışta felsefi gibi görünür ancak aslında yasla ilgilidir. Kişi, ilişkiyle birlikte kendini tanımladığı bir benliği de yitirir. Bu benlik; birlikteyken daha düzenli, daha anlamlı, daha güçlü hissedilen bir versiyondur. İlişki sona erdiğinde yaşanan yoğun acının bir kısmı, bu versiyonun artık erişilemez olmasından kaynaklanır. Bu yüzden bazı insanlar ilişkiden değil ilişkiyle var olan kendilik halinden kopamaz. Bu noktada çoğu kişi kendini yalnızca kırılgan ya da mağdur olarak görme eğilimindedir. Oysa ilişki üzerinden kurulan kimliğin yalnızca bir bedeli değil güçlü bir gizli kazancı da vardır. Kimliğini bir ilişkiyle ayakta tutan benlik, aslında kendi başına bir yapı kurma sorumluluğunu erteler. Yalnızken ne istediğini bilmek, kendi sınırlarını tanımak, kendi duygusunu regüle edebilmek gibi zor ve yavaş süreçler, ilişkinin sağladığı düzen sayesinde askıya alınır. Biri varken kimlik kurmak daha hızlıdır çünkü içsel bir inşa değil dışsal bir tutunma söz konusudur. Bu tutunma, kişiyi geçici olarak dağılmaktan korur ama kalıcı bir benlik kurmaktan da alıkoyar. Bu yüzden bazı ilişkiler yalnızca sevildiği için değil kimlik sorusunu susturduğu için bırakılmaz. İlişki, bir bağdan çok bir dayanak haline gelir. Dayanak kaybolduğunda yaşanan panik, yalnızca terk edilmenin acısı değildir; yıllardır ertelenen “Ben kimim ve ne istiyorum?” sorusunun ansızın sahneye çıkmasıdır. Bu soruyla karşılaşmamak için tutunulan şey çoğu zaman kişi değil ilişkinin sağladığı yapay bütünlüktür.
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: işlevsel kimlik ile temas eden kimlik. İşlevsel kimlik; çalışabilen, üretebilen, sorumluluk alabilen, dış dünyada ayakta duran yapıdır. Birçok insan bu alanda oldukça beceriklidir. Ancak temas eden kimlik; yani yakınlıkta, görülmede, beklenmede ve hayal kırıklığında devreye giren benlik aynı derecede sağlam değildir. İşlevsel kimlik ayakta dururken ilişkisel kimlik kolayca çözülür. Bu çatışma çoğu zaman “Ben aslında güçlüyüm ama ilişkilerde dağılıyorum.” cümlesiyle ifade edilir. Bu çözülmenin temelinde çoğu zaman içsel bir dayanağın eksikliği vardır. Kendi duygusunu tutamayan, kendini yatıştıramayan, yalnızlıkta regüle olamayan bir benlik; kaçınılmaz olarak başkasının varlığına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç sevgi ihtiyacı gibi görünür ancak çoğu zaman düzenlenme ihtiyacıdır. Başkası varken sakinleşen, netleşen, değerli hisseden benlik; kimliğini dışarıdan ödünç alır. Asıl yüzleşme de tam burada başlar. İlişki üzerinden kurulan kimlik, sanıldığı gibi yoğun sevginin değil çoğu zaman içsel boşlukla temas edememenin sonucudur. “Çok seviyorum.” diye adlandırılan şey, bazen kendinle yalnız kalmaya tahammül edememektir. Bu tahammülsüzlük sevgi diline büründüğünde masum görünür ancak benliği gelişimden alıkoyan bir kaçışa dönüşür. Kişi ilişkide kaldıkça dağılmadığını sanır ama aslında kimlik hiç kurulmadan ertelenmeye devam eder.
Kimlik bir tanım değil bir kapasitedir. Yalnız kalabilme kapasitesi, belirsizliğe dayanabilme kapasitesi, ilişkideyken erimeme ve ilişki yokken dağılmama kapasitesi. Kimlik, “Ben buyum.” demekle değil biri yokken de kendilik duygusunu sürdürebilmekle kurulur. Aksi halde kimlik, her ilişkiyle yeniden yazılan ve her kayıpla çözülen kırılgan bir metne dönüşür.
Kimlik ne anlatıldığında rahatlatan bir hikâye ne de ilişkiler içinde kendiliğinden oluşan bir şeydir. Kimlik; çoğu zaman kaçınılan bir yük, ertelenen bir sorumluluk, başkasının varlığıyla askıya alınmış bir inşadır. İlişki bittiğinde ortaya çıkan boşluk aslında yeni değildir, sadece artık gizlenemez hale gelmiştir. Bu boşluğu bir an önce yeni bir bağla doldurmak, kimliği kurtarmak değil kimlik kurma ihtiyacını yeniden ertelemektir.
Asıl soru “Neden bu kadar yalnız kaldım?” değil “Yalnız kalmamak için kendimden neyi feda ettim?” sorusudur. Kimlik, biriyle var olmayı başarmak değil; biri yokken de kendinle kalabilmeyi göze alabilmektir. Bu göze alma hali romantik değildir, hızlı iyileştirme vaat etmez ve iyi hissettirmez. Ama benlik, ancak bu risk alındığında başkasının aynasına ihtiyaç duymadan ayakta durabilecek bir zemine kavuşur.
Bu temada birlikte çalışmak ister misin?
Yazıdaki konu sende bir yer buluyorsa, kendi hızında ilerleyebileceğin küçük bir programa göz atabilirsin. Nereden başlayacağını birlikte konuşalım.