AİT OLMANIN KIRILGAN HALİ
Birinin bizimle ilgili olumsuz düşünmesi neden bazen ait olmadığımızı hissettirir?
Birinin bizimle ilgili olumsuz düşünmesi neden bazen ait olmadığımızı hissettirir?
İnsan ruhunun en temel ihtiyaçlarından biri; kendisini bir ilişkinin, bir grubun ya da bir hayatın parçası olarak hissedebilmektir. Psikologlar Roy Baumeister ve Mark Leary, ait olma ihtiyacını insanın temel psikolojik ihtiyaçlarından biri olarak tanımlar. Onlara göre insanlar yalnızca ilişki kurmak istemez; sürekliliği olan, karşılıklılık içeren ve duygusal bağ barındıran ilişkiler içinde yaşamaya ihtiyaç duyarlar. Çünkü insan zihni yalnızca bireysel bir benlik üzerine kurulmaz; kim olduğumuzu, ne kadar değerli olduğumuzu ve dünyadaki yerimizi büyük ölçüde kurduğumuz ilişkiler aracılığıyla anlamlandırırız. Belki de bu nedenle birinin bizimle ilgili olumsuz düşündüğünü fark etmek, çoğu zaman yalnızca bir fikir ayrılığı gibi hissettirmez. İçimizde daha derin bir yere dokunur. Sanki karşımızdaki insanın düşüncesi değiştiğinde onunla kurduğumuz bağ da değişecekmiş gibi gelir. Bir eleştiri, bir yanlış anlaşılma ya da bir hayal kırıklığı, yalnızca o an yaşanan bir durum olmaktan çıkar; kendimizi ilişkinin dışında kalmış gibi hissetmemize neden olabilir. Oysa burada dikkat çekici bir çelişki vardır. Hepimiz sevdiğimiz insanlar hakkında zaman zaman olumsuz düşünceler taşırız. Bir arkadaşımızın davranışını yanlış bulabilir, eşimize kızabilir, ailemizden birinin bir tutumunu eleştirebiliriz. Fakat bu düşünceler o insanları sevmediğimiz ya da artık onlarla bağımızın kalmadığı anlamına gelmez. Bir insanla ilgili olumsuz düşüncelere sahip olmak ile o insanı hayatımızdan çıkarmak arasında büyük bir fark vardır. Buna rağmen konu kendimize geldiğinde aynı esnekliği göstermekte zorlanırız. Bir başkasının bizimle ilgili olumsuz düşüncesini, ilişkinin tamamına dair verilmiş bir karar gibi yorumlayabiliriz.
Birçok insanın yaşadığı temel zorluk, insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü önemsemesi değildir. Zorluk, bir düşünceyi bağın kendisiyle karıştırmaya başlamasıdır. Çünkü o noktada bir insanın zihninden geçenler, ilişkinin gerçekliğinden daha önemli hale gelir. Bir eleştiri sevginin kaybı gibi, bir fikir ayrılığı reddedilme gibi, bir yanlış anlaşılma ise dışlanma gibi hissedilebilir.
Bağlanma kuramı bu durumu anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Çocukluk yıllarında kurduğumuz ilişkiler, zamanla insanlarla nasıl bağ kuracağımıza dair görünmez haritalar oluşturur. Eğer bir çocuk için kabul görmek zaman zaman koşullu hale geldiyse, eğer sevgiyi koruyabilmek için kendisini sürekli ayarlaması, uyum sağlaması ya da bazı parçalarını gizlemesi gerektiğini öğrendiyse, yetişkinlikte yaşanan küçük ilişki kırılmaları beklenenden daha büyük anlamlar taşıyabilir. Çünkü kişi yalnızca bugünkü olaya tepki vermez, aynı zamanda geçmişte yaşadığı dışarıda kalma korkularına da tepki verir.
Bu nedenle ait hissetme ihtiyacı bazen fark edilmeden bir kontrol çabasına dönüşebilir. İnsanlar bizi yanlış anlamasın, bizimle ilgili olumsuz düşünmesin, bizi sevmeye devam etsin diye daha fazla açıklamaya, daha fazla ikna etmeye ve daha fazla uyum göstermeye başlayabiliriz. Karşımızdaki kişinin zihnindeki yerimizi koruyabilirsek ilişkinin de güvende kalacağını düşünürüz. Fakat burada yorucu bir paradoks ortaya çıkar. İlişkinin içinde güvende hissetmeye çalışırken aslında kontrol edemeyeceğimiz bir alanı kontrol etmeye çalışıyor oluruz.
Kabul ve Kararlılık Terapisi’nin üzerinde durduğu temel noktalardan biri de budur. İnsanlar çoğu zaman yaşadıkları psikolojik yükün önemli bir kısmını, kontrol alanlarının dışında kalan şeyleri yönetmeye çalışırken taşırlar. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü, bizi nasıl yorumladığı ya da hangi sonuca vardığı büyük ölçüde bizim kontrolümüzde değildir. Buna rağmen zihnimiz enerjisinin önemli bir bölümünü tam da bu alana yatırır. Böylece ilişki kurmak yerine ilişkiyi güvence altına almaya, bağın içinde kalmak yerine bağın bozulma ihtimalini yönetmeye çalışırız. Burada referans çerçevesi kavramı devreye girer. Her insan dünyayı kendi deneyimlerinin içinden görür. Geçmiş ilişkileri, bağlanma örüntüleri, korkuları, değerleri, ihtiyaçları ve yaşam hikâyesi onun olayları yorumlama biçimini etkiler. Bu nedenle aynı davranış iki farklı insan tarafından tamamen farklı şekillerde algılanabilir. Bir kişi sınır koymayı özsaygı olarak görürken başka biri bunu reddedilmek olarak yaşayabilir. Bir kişi sessizliği düşüncelilik olarak yorumlarken başka biri ilgisizlik olarak algılayabilir. Bir kişi yardım teklifini yakınlık olarak hissederken başka biri bunu müdahale olarak deneyimleyebilir.
İlişkilerde yaşanan birçok çatışmada taraflar haklı olanı bulmaya çalışırlar. Oysa çoğu zaman mesele haklı ya da haksız olmak değildir. Mesele, iki farklı referans çerçevesinin karşılaşmasıdır. İki insan da yaşadığı şeyi kendi deneyimlerinin içinden baktığında anlamlı buluyordur. Bu nedenle bir tarafın haklı olması için diğer tarafın haksız olması gerekmez. Aynı olayın içinde iki farklı gerçeklik aynı anda var olabilir. Aslında insanların birbirlerine yakınlaşabilmesi de tam burada mümkün olur. Yakınlık, karşımızdaki insanın bizimle aynı şeyi düşünmesiyle değil onun farklı bir yerden bakabileceğini kabul edebilmemizle derinleşir. İlişkileri sürdüren şey çoğu zaman aynı fikirlere sahip olmak değil farklı anlam dünyalarının bir arada var olabilmesidir. Çünkü insanlar birbirlerini tam olarak gördükleri için değil birbirlerinin dünyasına merak duyabildikleri için bağ kurarlar.
Fonagy’nin zihinselleştirme kuramı da bu noktada önemli bir katkı sunar. Zihinselleştirme, hem kendi zihnimizi hem de karşımızdaki kişinin zihnini öznel deneyimler olarak görebilme kapasitesidir. Psikolojik olarak daha esnek olduğumuzda birinin bizimle ilgili düşüncesini onun zihninde oluşmuş bir yorum olarak değerlendirebiliriz. Daha kırılgan olduğumuz dönemlerde ise aynı düşünceyi kimliğimizin bir tanımı gibi algılamaya eğilimli oluruz. Oysa bir insanın bizimle ilgili düşüncesi, onun zihninde oluşmuş bir anlamdır; bizim değerimizin nesnel ölçümü değildir. Burada gözden kaçırılan önemli bir nokta vardır. Bir insanın bizimle ilgili olumsuz düşünmesi, bizimle kurduğu bağın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tıpkı bizim sevdiğimiz insanlarla ilgili zaman zaman olumsuz düşünceler taşıyabilmemiz gibi başkaları da bizimle ilgili eleştirel ya da olumsuz değerlendirmelere sahip olabilirler. İlişkiler yalnızca olumlu duyguların ve olumlu düşüncelerin üzerine kurulmaz. Tam tersine, kalıcı ilişkiler çoğu zaman olumlu ve olumsuz deneyimlerin birlikte taşınabilmesi sayesinde varlığını sürdürür. Bir ilişkinin sağlamlığı hiç çatışma yaşamamasında değil çatışmanın ilişkiyi tamamen ortadan kaldırmamasında saklıdır. Belki de yetişkinlikte öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden biri budur. Çocukken ait olmak çoğu zaman kabul edilmekle eş anlamlıdır. Bir çocuğun bakım verenleriyle kurduğu bağ, onun güvenliği için hayati öneme sahiptir. Bu nedenle dışlanmak ya da reddedilmek tehdit gibi hissedilir. Fakat yetişkinlik, ilişkilerle ilgili daha karmaşık bir gerçeği kabul etmeyi gerektirir. İnsanlar bizi zaman zaman yanlış anlayacak, eleştirecek, bizimle ilgili hayal kırıklığına uğrayacak ya da olumsuz düşünceler taşıyacaktır. Buna rağmen bağ devam edebilir. Buna rağmen sevgi devam edebilir. Buna rağmen bir ilişkinin içinde yerimiz olmaya devam edebilir. Belki de kendimizi bir ilişkinin içinde güvende hissetmenin en olgun hali budur: İnsanların zihnindeki yerimizi sürekli korumaya çalışmaktan vazgeçmek ve bağların yalnızca onayla değil farklılıklarla da yaşayabileceğine güvenmek. Çünkü ait olmak, herkes tarafından aynı şekilde görülmek değildir. Farklı gözlerden farklı şekillerde görülebileceğimizi kabul edebilmek ve buna rağmen ilişkilerin içinde yer bulabileceğimize inanabilmektir.
Sonunda insanı dünyaya bağlayan şey, herkes tarafından anlaşılması değildir. İnsanı dünyaya bağlayan şey, anlaşılmadığı anlarda da kendisini ilişkinin tamamen dışında hissetmemeyi öğrenebilmesidir. Çünkü bazen bir yere ait olduğumuzu gösteren şey, hiç çatışma yaşamamamız değil çatışmaya rağmen bağın sürdüğünü görebilmemizdir.
Bu temada birlikte çalışmak ister misin?
Yazıdaki konu sende bir yer buluyorsa, kendi hızında ilerleyebileceğin küçük bir programa göz atabilirsin. Nereden başlayacağını birlikte konuşalım.